Avlu Sohbetleri! Diyarbakır’da “Sokak Hakkı” ve Komşuluk Kültürünün Unutulan Hikâyesi
26 Haziran 2026 Cuma

AVLU SOHBETLERİ
SOKAĞIN HAFIZASI
Bir avlunun gölgesinde, gazoz köpükleri ve karpuz çekirdekleri arasında geçen çocukluk hatıraları; sokağın, komşuluğun ve “sokak hakkı”nın unutulmuş hikâyesini anlatıyor.
A man abla! Buranın insanlarını da anlamıyorum. Ne var ki kapının önüne çıkıp oturmakta?
Bunu derken, kahveleri de sehpaya koyuyor. Ben sarı gazozumu içerken, iğneci Melahat da Salise ablaya hak vererek,
— Haklısın kızım, haklısın da bura insanları böyle. Bu evler boşuna mı avlulu yapılmış. Kadın kısmı işini gücünü yapsın, dinlenmek isterse de avluda otursun, sokak önlerine çıkmasın diyedir.
Salise ablayı yakın zamanda iyi tanıdım. İnatçı karakterini çocuk halimle ben bile anlayabiliyorum.
— Öyle diyorsun da abla, benim dışarı hayatım yok ki. Koca Diyarbakır’da senden ve 1-2 komşudan başka kimseyi tanımam, hiçbir yeri de bilmem. Ne sinemaya giderim, ne bir şey. Cemal, arada Pazar günü nereye götürürse… Gazi Köşkü, Hevsel Bahçeleri o kadar. Neyime laf etmişler?
Babam, öğrenci yurtlarını teftişe gidince, annem ablamı okula, abimi de kırılan kolu için çıkıkçıya götürdüğünden beni de karşı komşumuz Salise ablaya bıraktılar. Karnı burnunda Salise abla’nın aynı avluyu paylaştığı komşusu iğneci Melahat ile dertleşmesini gazoz içindeki balonları hüpleterek dinliyorum. Başka yapacak işim yok ki. Avlunun duvar dibinde ekili nane, soğan, maydanozların arasında küçük kırmızı bir top dikkatimi çekmiş. Ama almaya çekiniyorum. Hem annemin “Yaramazlık etme” diye sıkıca tembihlemesinden, hem de Salise abla’nın sağına soluna güvenemediğimden sus pus oturuyorum. Dışarı çıkmak istesem izin vermeyeceğini de biliyorum.
— Cemal iyi çocuktur, dedi Melahat abla. Daha çok yeni evlisiniz. Birbirinizi tanımadan evlendiniz. Burada etki altında kalmasına, sağdan soldan ona laf gelmesine izin verme. Dün kavganızdan sonra bütün gün avluda sigara içti. Ona da yazık!
Bir tepsi içine getirdiği karpuzları tabaklara pay edip, bir tanesini önüme uzatan Salise abla,
— İkimize de yazık Melahat abla diyor. Ben sevmesem 14 yaşında Cemal’e kaçar mıydım? Anamı babamı, kardeşlerimi terk eder miydim? Ben memleketimi bırakıp buraya gelir miydim? Sen gelmesen daha ne kadar döverdi ben de bilmiyom.
Tek isteğim, işim bittikten sonra kapının önüne minder koyup geleni geçeni seyretmek. Bu mu milletin zoruna gitmiş?
Melahat abla, söylediklerinin bir etkisi olmadığını anlayarak biraz tersleniyor.
— İyi de kızım, kapı önünde oturmakla eline ne geçiyor?
— Ay Melahat abla, diyor gülerek. Sen ki okumuş kadınsın. Bilmen mi, sokaktan hakkımı alıyom işte.
Melahat abla hayretler içinde:
— Sokak hakkı ne kız? Öyle bir şey mi var?
Tülbenti saçından boynuna kayıp, süt gibi bembeyaz gerdanı ortaya çıkan Salise abla gülerek:
— Helbet var diyor. Bizim orada Serinhisar kasabasında evlerimizin önünde ortada uzunca bir koruluk sıralanır. Konu komşu, kız, kızan herkes, işi olmayanlar gün boyu evin önünde ya da korulukta eğlenir. Geceleri siz nasıl damlarda yatarsanız, bizde de her evin önüne denk düşen ağaçlık yere sedirler, minderler konur, gece bile orada yatılır. Yatalak gibi bir Hacı teyzemiz vardı. Oğlu gelini tarlaya gidince 1-2 kez onu dışarı çıkarmamışlardı da, 3 gün konuşmadı onlarla. “Şu dar-ı dünyada bir sokak hakkım vardı. Onu da elimden aldı bu gavurun dölleri” derdi. Ondan öğrenmiştim.
— Sokak hakkı ha? diye mırıldandı Melahat abla.
— He ya, dedi benim deli ablam. Şimdi diyeceksin ki kadın kısmının hakkı mı olurmuş? Helbet okuyan yazan devlet memuru kadınlar da vardır. Sözüm onlara değil. Onun dışında biz gibi köylük yerde kalanlar için sokak önemliymiş. Tarladan, işten güçten arta kalan zamanda kadınlar kapı önlerinde oturup yarenlik ederler. Hiç kimsesi olmayanlar da gelip geçeni, çoluk çocuğu izleyip eğlenirlermiş. Nasıl köy yerinde hiçbir evin diğerinin önünü, güneşini kesmemesi gerekirse, kadınlar için de sokak ve sokak kapısı öyle önemliymiş. Hem de öylesine kutsal gibi bir şeymiş ki, erkekler oturmak isterse bile sokak önüne alınmaz; buradakinin tersine onlar bahçede, avluda yayılırlarmış.
“Dışarıdan gelen ‘Kara Höbür! Kara Höbür!’ sesi bile sohbetlerini kesmiyor…” Buna rağmen Melahat abla, doğrulur gibi yapıp, eteklerini topluyor.
--Çakmakçı mahallesinde 2 hastam var. İğne yapmamı bekliyorlar. Anca giderim deyip doğruluyor. Ama bu hakkı öğrendiğim iyi oldu. Ben cemal’e anlatırım. İkna edersem, sokak kapısın dışına da bir kerevet yaptırayım sana. Düşman çatlatan cinsten.
Salisenin yüzünde güller açıldı.
--Essah mı diyon abla? O kör postacı da hırsından kurur gari. Onun başının altından çıktı ben biliyom dedi.
Melahat ablayı merdivenden ev ine uğurladı. Sonra 1 kase karpuz çekirdeği ile kapı önüne çıktık. Beni kucağına oturtup, Ade bakem kakas oğlan deyip çekirdek kırmaya başladık. Yanağımı öpüp,Ne zaman istanbul’a gideceksiniz? Diye sordu.
OOOOk okul ta..tatilinde.
Beni özleyecek misin?
Bu soruya vereceğim cevaptan utanmış olmalıyım ki, başka bir şey söylüyorum
Aa amca, amcamın gö gö gözlükçü tükkanı var. Sa ..sa ..sana gözlük ge ..getireceğim.
Bu hediye sözü beni öpücüklere boğdu. Sonra Salise abla içlenerek
--Bu şeerde bir sen varsın, bir de bu karpuz çekirdeği. Yoksam çekilmez bu memleket dedi.
AVLU BİR YAŞAMDIR
Salise abla, Melahat abla ve o küçük çocuk… Bir avlunun içinde aslında bir memleket konuşuluyordu.
25.06.1969 – Diyarbakır
METİN TURANLI
kaynak: https://optisyeninsesi.com/avlu-sohbetleri-diyarbakirda-sokak-hakki-ve-komsuluk-kulturunun-unutulan-hikayesi/
